Kitapçılar Üzerine: Kitapçılar Sihirlidir

Kitapçılar Üzerine: Kitapçılar Sihirlidir

Beyoğlu’ndaki köklü kitapçıların kapanma ihtimaliydi söz konusu olan. Bu vesileyle Pelin Batu, ve Banu Güven’le buluşup konu hakkında konuştuk.

PELİN BATU / ŞAİR & OYUNCU

Pelin Batu’yla buluşmamız Moda’da, Babil Sahaf’ta gerçekleşti. Lütfi’nin dükkânına yolunuz bugüne kadar düşmediyse siz de benim gibi inanılmaz bir haz yaşayacaksınız demektir. Kitaplarla dolu rafların görkeminden başınız dönecek. Gizli köşelerde karşınıza çıkan kartpostallar, notlar, hatıralarla dolu fotoğraflar ve bir akordeon da cabası.

Kitaplar hayatınıza ilk ne zaman girdi?

Babam sayesinde… Evimizde çok büyük bir kütüphane vardı ve hangi ülkeye taşınırsak taşınalım o kütüphane bizimle birlikte geliyordu. Sadece kapağı ilgimi çektiği için seçtiğim ilk kitap, belki de o yaşta hiç okumamış olmam gereken Trevanian’ın Katya’nın Yazı’ydı. Bayağı travmatik bir kitaptı, tekrar okumadım o zamandan beri. Babamın kütüphanesinde çokça tarih kitabı, roman ve polisiye vardı. Londra’daki sahaflara giderdik birlikte. Sir Arthur Conan Doyle aldığımı hatırlıyorum ilk, Sherlock Holmes’ları çok severdim. Babamı kaybetmeden kısa bir süre önce bir kitap yazdım ve ona ithaf ettim; ‘Babama ve kitaplarına’ diye… Babam da dedemden almış bu alışkanlığı.

Ne sıklıkta gidersiniz kitapçıya, sahafa?

Aşağı yukarı haftada bir. Ne zaman ne ile karşılaşacağını bilemiyor insan kitapçılarda. O yüzden Alis Harikalar Diyarı’nda psikolojisini hissetmek çok doğal. Dünyanın dört bir yanında, nereye gitsem soluğu sahaflarda alırım. Bence sahaflar farklı bir insan ırkı. Çoğunluğunun kedisi var, çoğu eşinden gizli kitap alıyor, bazıları yeni bir ev tutuyor sırf kitaplarını muhafaza edebilmek için ve ne yazık ki hepsi de yavaş yavaş tükeniyor. Bu çok üzücü… İstanbul’da çoğu sahaf ders kitapları satıyor artık. Osmanlıca bilen, kitapların değerini anlayan çok az kitapçı var. İnsanlar kitaplarını bile iPad’den okuyorlar artık ama ben bir kitabın kokusunu duymalıyım, altını çizebilmeliyim. İçinde bir not ya da yazı kalmışsa onları keşfetmeyi de seviyorum. Yeni kitap almayı da sevmiyor değilim. Robinson Crusooe gibi dükkanlardan sanat kitapları almayı çok seviyorum örneğin.

Kitap okumak için zamanı iyi değerlendirmek de gerekiyor. Mesainizi nasıl ayarlıyorsunuz, kendinize bu zamanı hediye edebiliyor musunuz?

Babama geliyor dönüp dolaşıp söz, onunla bir ritüelimiz vardı kitap almak için. Bir mükafat bu, çünkü özellikle sahaflarda zaman duruyor ve tüm psikolojim değişiyor. Bazı arkadaşlarım ve babam bana sorarlardı; ‘Bu kadar çok kitap alıp da ne yapıyorsun, okuyabiliyor musun?’ diye, ev gerçekten yürünmez hale geldi. Bir süre sonra bir seçim yapmak zorunda kalacağım, ya da başka bir yer bakacağım.

Buraya geri getirmeyi ve değiş tokuş yapmayı düşünmez misiniz?

Hayır! (Gülüyor) Amsterdam’da 70′lerden beri orada yaşayan Amerikalı bir sahafım vardı, bundan birkaç yıl önce vefat etti. Onunla bir münakaşamız olmuştu, kitapları kendine tutmanın çok büyük bir egoistlik olduğunu söylemişti. Ben hiçbir konuda sahiplenici bir tutum sergilemiyorum ama kitap konusunda çok ‘tutucuyum.’ Benim kişisel hatıralarım, ayak izlerim onlar. Bir kitabı aldığımda hemen içine tarihi ve nereden aldığımı yazarım.

Aldığınız eğitimin ne denli etkisi oldu aldığınız kitaplar üzerinde? 

Okul beni Batı edebiyatına yönlendirdi. 15 yıldır Türkiye’de yaşıyorum az bir zaman değil ama yine de çoğunlukla İngilizce okuyorum. İlkokuldan üniversiteyi bitirene kadar İngilizce eğitim aldım. Benim için çok belirleyici oldu bu. İspanya’da bile bir sahafa gidince İngilizce kitap bulabiliyorsunuz, oysa Türkçe kitap bulma ihtimaliniz imkânsız denecek kadar az.

Geçenlerde bununla ilgili de bir tartışma yaşandı biliyorsunuz, Orhan Pamuk okulda aldığı eğitimin edebi birikimine hiçbir katkısı olmadığını söyledi. 

Aslına bakarsanız öğretmen figürü çok önem kazanıyor bu konuda. Benim çok sevdiğim Robert Jesky adında bir öğretmenim vardı. Beni ‘ben’ kılan kişilerdendi o. Sanat Tarihi türevi bir ders veriyordu, bir tabloyu anlatmaya başlar onu bir filme, oradan da bir yazara bağlardı. Serbest düşünmeyi öğretti bize aslında. Boğaziçi’nde de bir hocam vardır, Edebiyat Bölüm Başkanı Cevza Sevgen, onunla hep klasiklerden bahsederiz; Rönesans Dönemi’nde yazılmış bir eserin de aynı derecede sürreel, aynı derece metafizik barındırdığından söz ederiz.

Şu an bulunduğumuz sahafa ilk ne zaman geldiğinizi hatırlıyor musunuz?

Kadıköy’de bir sinema vardı, şimdi unuttum adını, Süreyya’yı geçtikten sonra yeraltında, bir sahaf pasajı vardı orada. Yedi sekiz sahaf dükkânından biri de Lütfi’ye (Bayer) aitti. İstanbul’a ilk geldiğim günden beri tanıyorum Lütfi’yi. Bu dükkâna ise yedi ya da sekiz yıl önce taşındı. Gurme bir adamdır. Geçen geldiğimde de barbunya pilaki yapmıştı, hemen tattırdı bana da. Bugün de gördünüz gibi Amman’dan gelen kahveyi denetti.

İnternetten kitap alıyor musunuz ya da iPad, Kindle ve Nook gibi cihazları kullanıyor musunuz?

Ekrandan okumayı sevmiyorum, daha doğrusu ekrana bakmayı sevmiyorum, hatta uzun bir şey okuyacaksam basıyor öyle okuyorum. Sadece bir kere doktora tezim için bazı kitaplar arıyordum ve hızlı bir şekilde sipariş etmem gerekiyordu. Çok kısa bir süre sonra da kapımın önünde içi kitaplarla dolu bir kutu bulmak çok güzeldi ama açıkçası o noktada bir canavar da gördüm özümde ve korktum ondan. (Gülüyor) Her şeyi almak istedim ve kontrol edilemez bir hale girmesinden çekindim. Spesifik bir konu üzerine yazılmış kitaplar aradığımda artık üniversite kütüphanelerine gidiyorum.

Hangi kütüphaneler bunlar?

Boğaziçi ve Bilkent üniversitelerinin kütüphanelerine gidiyorum. Bir de ben sahafı kurtarılmış bölge olarak görüyorum. Nesli tükenen insanlar sahaflar. Bir belgesel yapmak istiyorum aslında, Londra’daki, Amsterdam’daki, New York ve İstanbul’daki sahaflarla bir araya gelip.

Başucu kitabınız var mı?

Sözlükleri, etimolojiyi seviyorum. Doğruya doğru kaç yıldır başucumda Proust’un Kayıp Zamanın Peşinde isimli altı ciltlik serisi duruyor ama bu sürekli okuduğum anlamına gelmesin, bitiremiyorum ve bana uzun bir şiir gibi geldiğinden zaman zaman durup özümsemeye çalışıyorum. Hep orada durmaları da hoşuma gidiyor.

Kitap okuma tarzınız nasıldır? 

Bir kitabı bitirip diğerine başlamam. Hep altı, yedi kitap beraber gider; şiir, felsefe roman. Dolayısıyla hepsi aynı anda bitmez. Babam haftada iki, bazen üç kitap okurdu. Ben belki bir ayda ondan daha fazla kitap okumuş oluyorum ama hepsi aynı anda bitmiyor tabii.

Kitapçıların ömrünü uzatmak için neler yapabiliriz sizce? 

Ben çok radikal bir şeylerin yapılması gerektiğini düşünüyorum ama böyle bir dönemde böyle şeylerin de çok zor olduğunu görebiliyorum. Sokaklara dökülüyoruz, kendimizi yalnız hissetmiyoruz, benim gibi insanlar da varmış hissini yaşıyoruz fakat ne yazık ki şu anda inanılmaz kapitalist, Varyemez Amca gibi, her şeyi paraya çevirmek isteyen, Dubai tarzı bir dünya tasvir ediyor ve yaratıyorlar da başımızdakiler. Geçmişiyle övünen, Osmanlı’lığını ön plana çıkaran, El Sultan gibi davranan bir kafanın aslında tam tersine, eski zanaatları ön plana çıkarması gerekiyor. Bir taraftan semazenleri oynatıp, ebru sanatının altını çizerken ancak eski kitapların içinde bu sanatın gerçek yorumlarını bulabiliyor olmak ironik. Her yıl değişen bir maarif sisteminin kobayları olan çocuklara kitapları nasıl sevdirebilirsiniz ki? Biz belki bin kişi bir pastaneyi, bir sinema salonunu ayakta tutabilmek için sokaklara çıkıyoruz ama her yeri AVM’lerle doldurduktan sonra onlar kalsa ne fark edecek, şehir bir bütündür, sürekliliktir. Bunu anlamamız gerekir önce.

Yeniden çocuk olsaydınız neler okuyarak ilerlemek isterdiniz?

Kardeşimin bir yaşında kızı var; Leyla… Bir karar aldık aramızda, haftada bir gün onunla bir araya gelerek kitap okuyacağız. Bence masallar çok önemli, masal ve mitolojik öyküler okuyacağım ona. Pakistan’da yaşarken annemlerin aldığı sallanan iskemlemin üzerinde oturur, sütlü çayımı içer ve kendimi Baker Street’te yaşayan Sherlock Holmes gibi hissederdim. Çocukluk böyle bir şey ve kitaplar o hayal dünyasına çok güzel bir geçiş sunuyor. Tabii günümüzün hızlı temposunda okumaya zaman ayırmak bile bir lüks ama o lüksü sürekli kılmak gerek.

BANU GÜVEN / GAZETECİ

Banu Güven’le bu konuyu ele almamızın nedeni olan Robinson Crusoe 389′da buluştuk bir akşamüzeri. Mağaza yetkilileriyle son durumu konuflarak röportaja o başladı aslına bakarsanız, şaşırmadık, gazeteci kimliği mesleğini yapması için nedense sağlanamayan platformlara inat olduğu yerde duruyor ne de olsa. Robinson Crusoe üç ortaklı bir kitapçı, 19 yıllık mekânlarındaki mal sahipleri son yedi yılda üç katına çıkarmış kiralarını. şu anda istenen bedel ise mahkeme tarafından onaylanırsa yerlerini değiştirmek zorunda kalacaklar. Pes etmeyi düşünmüyorlar, ama İstiklal Caddesi 389 numaradaki dükkânIn varlıklarında çok önemli bir rol oynadığının da bilincindeler tabii. İşte bu nedenle bir ROBKART edinmek burayı sevenlerin, İstanbul’un sayıss gittikçe azalan ve kentin dokusuna işlemiş benzer diğer mekânlar gibi Crusoe’culara destek olmak için yapabilecekleri en doğru yatırım. 

Kitaplar nasıl girdi hayatınıza, sizin için kitapların önemini anlamak istiyorum öncelikle…

Hayata gözümü açtığım andan itibaren, yaşadığım alanların içinde hep kitaplar vardı. Kütüphane bizim salonumuzda, yani hayatımızın merkezinde konumlanıyordu. Büyüktü, küçükken bana daha da büyük gelirdi.

İlk kitaplarınızı hatırlıyor musunuz?

Çocukluğumda şanslı bir gelişme olmuştu. Güzel baskılarla toplu seriler piyasaya sürülüyordu; Edgar Allen Poe’lar, Hemingway’ler, sonra sekizinci yaş doğum günümde annem bana bir Polyanna kitabı hediye etmişti. Macera kitaplarını çok severdim, daha ileri yaşlarda İnce Memed’i okuyunca çok şaşırmıştım: ‘Nasıl bu kadar iyi betimlenebilir bir insanın nasıl ve nerede yürüdüğü’ diye düşünmüştüm. Nelson Mandela’nın hayatı rüyama girmişti hatta. Bunlar ilk anılarım…

Robinson Crusoe 389 ile nasıl tanıştınız?

Açılır açılmaz! Robinson’da evde gördüğüm kütüphane düzenine yakın bir anlayış görmüştüm burada. AVM’lerin içinde okuyucuyu rahat ettirmek için ne yaparlarsa yapsınlar, ben burada daha iyi hissediyorum kendimi.

Bugün buraya aklınızda bir listeyle geldiniz örneğin, hep böyle mi olur yoksa öylesine girip kendinizi bırakır mısınız?

Bir kere ben bir derginin eski ya da bulamadığım sayılarını buraya sorarım hep. Ne var ne yok diye baktığım ve elim asla boş çıkmadığım bir yerdir burası. E-kitap da okumaya başladım sayelerinde.

Tam da bunu soracaktım, nasıl yeni teknolojilerle aranız?

Kindle’a karşı son derece ön yargılıydım çünkü benim için müzikte olduğu gibi kitapta da elimde tutma isteği, dokunmak hissetmek isteği var. Ancak hemen elde etmeniz gereken yabancı bir kaynak arayışındaysanız, Kindle oldukça pratik. İçinde hâlâ asla istediğim düzeni sağlayamadığım bir kitaplığım var benim, bu konuda çok büyük bir yardımı oluyor bahsettiğiniz teknolojilerin.

Kütüphanenizdeki fazla kitapları ne yapıyorsunuz peki?

Arkadaşlarıma ya da sahaflara veriyorum. Bundan birkaç yıl önce de köylere göndermiştim uygun olan birçok kitabımı. Sonuçta her kitabı da gönderemezsiniz.

Kitap atamamak gibi bir durumunuz var sizin de?

Evet; ne yazık ki. mp3 ya da e-kitaplara geçişin sonuçlarından tabii. Bugünler hiç bitmesin istiyorum ben, elimde tutabileceğim kitap, kartonetine bakabileceğim CD ve plak istiyorum hayatımda…

Su kendi yolunu buluyor diye düşünüyorum ben, dergiler için de aynı sorular soruluyor ama iyi şeyler aradan sıyrılacak ve insanlar alışkanlıklarını sürdürebilecekler gibi geliyor. İnternetten alışveriş yapıyor musunuz peki?

Kindle yüzünden özellikle son günlerde epey alışveriş yaptım. Hatta Kindle’ımın bir gece lambası bile var. (Gülüyor)

Gezi eylemlerinin; ‘Robinson kapanıyor, hemen bir şeyler yapmalıyız’ haberine yansıması kuşkusuz çok yoğun hissedildi, özellikle Twitter’da hızlı bir manevrayla haber aniden dramatik bir hale büründü sanki… Siz de böyle hissettiniz mi?

İstiklal Caddesi’nde yaratılmaya çalışılan rantın doğurduğu bir sonuç bu. Hep birlikte gözlemliyoruz. Yedi yıl içerisinde bir yerin kirası nasıl üç kat artar anlamakta güçlük çekiyorum. Buranın temsil ettiği değere sahip çıkmak gerekiyor her şeyden önce. Sadece burası da değil her yerde, çok acımasız bir şekilde yapılıyor bu. Gezi’de kentlinin kentine sahip çıkma durumu vardı, adaletsizliğe, şiddete karşı durmak durumu vardı. Emek’te de vardı aynı irade ama gazlandı tabii yine. İstanbul’da rantın şişirildiği yerlerde Robinson gibi mekânların var olabilmesi çok zor.

Dünyadan edebiyat

Ekim 21, 2016

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir